Kadınların bedenleri üzerindeki karar haklarını engelleyen sağlık politikaları kabul edilemez!

TTB Merkez Konseyi, Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın "doğum kontrolü kavramının tarihin çöplüğüne atıldığı, sezaryenin Türkiye'de bir çılgınlık halini aldığı ve bu konuda yeni bir eylem planları bulunduğu" yönündeki açıklamalarına tepki gösterdi. TTB Merkez Konseyi'nden yapılan açıklamada, "Kadınların bedenleri üzerindeki karar haklarını engelleyen sağlık politikaları kabul edilemez" denildi. 

 

 

 

BİR KEZ DAHA AÇIKLIYORUZ:

KADINLARIN BEDENLERİ ÜZERİNDEKİ KARAR HAKLARINI ENGELLEYEN SAĞLIK POLİTİKALARI KABUL EDİLEMEZ

Sağlık Bakanı Recep Akdağ geçtiğimiz hafta bir kez daha “doğum karşıtı bir politikanın ürünü olan ‘doğum kontrolü’ kavramının tarihin çöplüğüne atıldığını, Türkiye'de de devletin yıllarca doğum karşıtı politika izlediğini” ileri sürdü. Akdağ, ayrıca "Sezaryen Türkiye'de bir çılgınlık halini almış durumda. Özel hastanelerde yüzde 70'in üzerinde, yüzde 75'ler civarında sezaryen oranları var. Bu hususta yeni bir eylem planımız var" diye konuştu.

Sezaryen doğum, normal doğumun anne ya da çocuk için riskli olduğu durumlarda kasık ve rahim duvarının cerrahi olarak kesilerek çocuğun alınması ve sonra rahim ve kasığın tekrar kapatılması işlemidir. Hem çocuk hem anne için hayat kurtarıcıdır. Normal doğumla karşılaştırıldığında iyileşme süreci daha uzun bir girişimdir. Sosyal güvenlik kurumları sezaryen maliyetini ancak tıbbi gereklilik olduğunda karşılamaktadır.  2011 yılında dönemin Başbakanı ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ, doğum sayısını azalttığı gerekçesiyle sezaryeni suçlayan açıklamalar yapmışlardır. Sezaryen karşıtı bu açıklamalardan sonra sezaryenle doğum girişimleri çok sıkı takibe alınmış, baskı ve yaratılan korku gereklilik olduğunda bile sezaryenden kaçınmaya yol açmıştır. Bu durum,  zor doğum nedeniyle bebeklerde oksijensiz kalmaya bağlı kalıcı sağlık sorunlarına neden olabilirken, annelerin ölümüyle sonuçlanan doğumlar yaşanmıştır. Kadınların yaşam haklarını engelleyen sağlık politikaları kabul edilemez.

2 Haziran 2016’da TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu’nun “Suç İşliyorsunuz”  adlı açıklamasında dile getirdiği görüşleri, Sağlık Bakanı’nın konuyu aynı şekliyle yeniden gündeme getirmesi nedeniyle bir kez daha paylaşıyoruz:

İstenmeyen gebelikler kadın ve erkek ilişkilerinin tarihi kadar eskidir. Yüzyıllardır sürdürülen insan hakları ve kadın hakları mücadeleleri, insanların birey olarak temel haklarını ve kadın haklarını bir dizi uluslararası sözleşme ve ulusal yasal düzenlemelerle güvence altına almıştır. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesi, koruyucu, tedavi edici ve esenlendirici hizmetleri içeren sağlığın bireyler için bir hak, Türkiye’nin de içinde bulunduğu taraf devletler için bir yükümlülük olduğunu dile getirmektedir. Siyasal bağlayıcılığı olan ve taraf ülke anayasalarında yer alan bildirgenin bu içeriği, sosyal devlet paradigması çerçevesinde ülkemizde de Anayasa’nın 56. maddesinde yasal güvence altına alınmıştır. Benzer olarak, Anayasa'nın 41. maddesi de; "Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar" şeklinde düzenlenmiştir. Çetin tartışmalar sonrasında 1983 yılında kabul edilen Nüfus Planlaması Kanununda, bireylerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları dile getirilmiş, ardından yürürlüğe giren Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük ile isteğe bağlı kürtajın uygulanması koşulları hükme bağlanmıştır.

Tüm dünyada 1990'lara kadar geçerli olan ve sadece doğurgan çağdaki kadına odaklanan "aile planlaması" yaklaşımı, 1994'te toplanan Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı'nda (ICPD) terk edilmiş ve yerine aile planlaması/doğum kontrolünü de içeren çok kapsamlı bir yaklaşım olarak “üreme sağlığı” kavramı tanımlanmıştır. Üreme ve cinsel haklara ilişkin olan ICPD kodları, bireylerin yaşama hakkı başta olmak üzere, sağlık bakımı alma ve sağlığın korunması, eşitlik, özgürlük, mahremiyet, evlenme ve aile kurmada seçim yapma haklarını dile getirmesinin yanı sıra “çocuk sahibi olup olmama veya ne zaman olacağına karar verme hakkı” konusunu da ayrıntılı olarak şu şekilde ele almıştır:

  • Her insan güvenilir ve etkin aile planlaması yöntemlerine ulaşma hakkına sahiptir.
  • Kadın ya da erkek her insan, istediği çocuk sayısını belirleme ve hangi aralıklarla çocuk sahibi olacağına karar verme hakkına sahiptir.
  • Çocuk sayısına özgürce ve sorumluluklar göz önünde bulundurularak karar verilmelidir.
  • Çocukların yaşam kalitesi için en iyi yaşam koşullarının sağlanması düşünülmelidir

Öte yandan, biyoloji ve tıbbın uygulanmasına ilişkin Biyotıp Sözleşmesi (1997), tıbbi uygulamaların insan onurunu koruma ve adalet ilkeleri temelinde, insan hakları ve kadın hakları düzenlemeleriyle uyumlu olarak yürütülmesini konu edinmektedir. Türkiye Devletinin de imzaladığı bu sözleşme,  insanların kendi bedenleri üzerindeki her kararının kişinin özgür iradesine dayandırılmasını esas almaktadır. 

Yukarıda dile getirilen uluslararası ve ulusal düzenlemelere, 2013 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması verilerinin doğurgan çağdaki 3 kadından birinin (%31) “yüksek riskli kategorisi”nde olduğunu belirlediğini, bunun da tıbbi literatürde çok erken (18 yaş altı), çok geç (35 yaş üzeri), çok sık (2 yıldan sık doğum) veya çok fazla (5 ve üzeri doğum) anlamına geldiğini eklersek, üreme ve cinsel haklara ilişkin ülkemizdeki tablonun vahameti görünür hale gelmektedir. Hakların kullanılmasına karşı dile getirilen söylem ve uygulamaların önüne çekilen her tür duvar, önlenebilir anne ve bebek ölümleri, kadın ve çocuk hastalıkları olarak karşımıza çıkmaktadır. Unutulmamalıdır ki, ülkemizde 80’li yıllardan başlayarak gebelik ve doğuma bağlı anne ve bebek ölümlerinin azalmış olmasında en temel etken, etkin aile planlaması hizmetleriyle istenmeyen gebeliklerin önlenmiş olması ve kürtajın yasal düzenlemeyle kamusal bir hizmet olarak sunulmasıdır.

Hal böyleyken ülkemizin kanayan yaraları olan kadınların ve çocukların şiddetten, savaştan, erişkin erkeklerden korunamaması sorunu karşısında otoritelerin çözüm getirmek yerine, sürekli olarak ilgilerini kürtaj ve sezaryene odaklamaları düşündürücüdür. 

Sağlık Bakanı üreme sağlığı, nüfus planlaması, doğum kontrolü terimlerinin içeriklerini dikkate almaksızın kavram karmaşası yaratarak konuyu saptırmak ya da yapay gündem yaratmak yerine, anayasal hakkı olan gebelikten korunma ve istenmeyen gebelikleri sonlandırma hizmetlerinden yararlanamayıp merdiven altı koşullarda kürtaja başvurmak zorunda kalan kadınların yaşadıkları sağlık sorunlarını ortadan kaldırma görevini hatırlamalıdır. Üreme hakları kavramının “çok çocuk doğurun, durmadan dinlenmeden üreyin!” anlamına gelmediğini öğrenmeli, uluslararası ve ulusal düzenlemelerle anayasal koruma altına alınan üreme haklarının Sağlık Uygulama Tebliğleri ile engellenmesinin, hukuk devleti anlayışıyla ne kadar bağdaştığının he