. |
 


|
|
AÇLIK
GREVİ HEKİMLİĞİ VE TIBBİ ETİK
H.
GÜRVİT, E. GÖKMEN, D. KINAY, N. DEMİRCİ,
*S.
ADVAN, H. SAHİN, R. TUNCAY, **Ş.
YÜKSEL
İ.
Ü. İstanbul Tıp Fakültesi, Nöroloji ABD
*
Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İstanbul Temsilciliği
**
İ. Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri ABD
ÖZET :
Açlık grevi (AG), büyük
sıklıkla, siyasi tutsaklar tarafından otoriteye karşı yine siyasi amaçlı olarak
kullanılan bir direniş biçimidir. Aynı
zamanda tıbbi açıdan, gerek ahlaki ve gerekse de pratik (koruyucu, tedavi edici ve
rehabilitatif) bir problemdir. Baskıcı
rejimlerde, en azından uygulayıcılar açısından
ciddi bir tecrübe birikimi mevcutken, bunun tıbbi profesyonelleri de kapsadığı söylenemez.
Kısa zaman önce,
ülkemizin siyasi ve tıbbi boyutları açısından
en önemli AG'si yaşandı. Gerek katılımcı
sayısı ve gerekse de süresi bakımından bir dünya rekoru olduğu söylenebilir. İkinci aydan itibaren biribiri ardına gelen
ölümler kamuoyunda giderek artan bir gerilime neden oldu.
Otoritenin göreli ılımlı talepler karşısındaki uzlaşmaz tutumu,
ülkemizde belki ilk kez sivil toplum kuruluşlarını, bunlar arasında özellikle de
Tabibler Birliği'ni arabuluculuk rolüne zorladı. Ağırlık
kazanan "zorla sonlandırma" seçeneği, açlık grevcisi karşısında hekimin
ahlaki sorumluluğu konusunda yaygın bir tartışma başlattı.
Ekibimiz üyeleri,
gerek AG'nin sonlandırılmasından önceki haftadan itibaren Tabibler Birliği ekibi içinde
yer alarak ve gerekse de AG'nin sonlandırılmasından sonra, İstanbul'daki iki merkezden
birinin tıbbi ekibini oluşturarak mesleki,ahlaki
ve duygusal açılardan son derece yoğun ve
kendine özgü, bir çok açılardan ciddi bir gerilim olan
bir deneyimi paylaştılar.
Grev süresince, bir
sivil inisiyatif geleneği olmayan ülkemizde, grevcilerin talepleri doğrultusunda olsa
da, tarafsız gözlemci, hatta arabulucu konumu, hekimler açısından soğukkanlılık ve
diplomasi teknikleri gerektiren bir durumdu., 12 ölüm ve onlarca muhtemel sakatla
sonuçlanan grevin sonlandırılmasından itibaren, ekip, grevci hastaların güvenlerinin
kazanılması, onları kat kat aşan güvenlik güçlerinin önyargılarıyla başetmek,
diğer sağlık ekibinin kuşkularını gidermek, sayısız gönüllü, sempatizan ve basın-yayın kuruluşunun, bazen çalışma düzenini
sabote eden ilgisini organize etmek zorunda kaldı.
ABSTRACT :
Hunger strike (HS),
is a means of resistance against authority, exercised most frequently by political
prisoners for certain political demands. From
a medical viewpoint, it is also an ethical and a practical (preventive, therapeutical and
rehabilitative) problem. While there is a
considerable experience accumulated, especially under opressive regimes, by the strikers
themselves, this cannot be claimed by medical professionals.
A few months ago,
politically and medically, the most important HS of the country was experienced. It can be claimed as a world record, both for its
number of participants and duration. The
successive deaths, that started after the second month, caused a progressively increasing
tension within the mass media. The
uncompromising attitude of the authorities towards relatively mild demands of the
strikers, pushed the NGO's, among them Union of Physicians, may be first time in the
history of the country, to undertake an
intermediary role. "The forced
termination" alternative, which the "falcons" were pushing for, started a
widespread discussion on the doctor's moral responsibility towards the hunger striker.
Authors were also the
members of the UP group, who visited Bayrampaşa Prison (hosting the largest number of
strikers and claiming most deaths) on the 68th day, on the eve of termination and
witnessed one of the deaths. After the
termination, they established the medical team of one of the two centers in Istanbul. The experience they shared was one of the most
intense and peculiar, professionally, morally and affectively, and it was profoundly
stressful, even terrorizing in most respects, as well.
In a country where no
tradition of civil initiative exists, the role of impartial observer or intermediator,
even if in accordance with the demands of the strikers, necessitated serenity and often
times techniques of diplomacy for the part of the physicians. After the termination of the strike, which
resulted in 12 deaths and dozens of probable disableds, the team established a special
ward and struggled hard in order to gain the trust of the strikers, overcome the prejudice
and hostility of overnumbered security forces in charge, neutralize the doubts of the
other medical personnel and organize the interest of numerous volunteers, sympathizers and
media members, which were often times disturbing for normal daily work.
GİRİŞ :
Açlık grevi
(AG), son derece eski bir direniş biçimidir. Diğer
grevler gibi, gücünü özellikle kamuoyunu etkileyerek göstermektedir. Grevcinin
yeniden üretimini durdurduğu şey söz konusu durumda bir mal ya da hizmet değil,
yasalarca güvence altında olan kendi sağlığıdır. Bu nedenle, kamuoyunun etkilenmesi
doğrudan değil, fakat haberleşme kanalları aracılığıyla olmaktadır. 20. yüzyılın sonuna doğru, baskının
niteliğinde esaslı bir değişiklik olmaksızın, haberleşme araçlarındaki baş döndürücü
gelişme, AG'yi baskıya maruz kalanın seçkin bir silahı durumuna getirmiştir.
Bireysel biçimler, farklı talepler ve mekanlar, farklı uygulama tarzları söz konusu
olabilse de, cezaevlerinde, siyasi tutsaklar tarafından, siyasi ya da idari bir talep
nedeniyle girişilen toplu uygulama en sık raslanılan biçimdir.
Ülkemizin
bilinen koşulları, AG uygulamaları üzerine ciddi bir tecrübe birikimine neden olmuştur. Dönüşümlü, süreli, süresiz AG'ler ve ölüm
orucu (ÖO) kavramları arasındaki politik ve pratik nüanslar (hangisi ne zaman
seçilir?, grevci nasıl olunur?, grev süresince mümkün olanlar ve olmayanlar) ülkenin
dört bir yanındaki katılımcılar açısından aynı anlama gelmektedir. Önceki ölümlere karşın, AG'nin sonuçlarının
çok nadiren hekimlere yansımasından da anlaşılacağı gibi, grevin bitişi
sonrasındaki sağlık ve yeniden beslenme sorunları konusunda da grevciler arasında bu
son uygulamaya kadar kendilerine yeten bir bilgi birikimi mevcuttu. Ancak bu tecrübe sözel bir kültürdür ve
şimdiye kadar bir tıbbi bilgiye dönüşmemiştir.
Hekimler AG'nin sonuçları konusunda donanımsızdırlar. Son deneyim sırasında, TTB'nin dağıttığı
metinde önerilen yeniden beslenme programı bu uzunluktaki bir grev sonrasında çok
yetersiz kalmıştır. Grevin sonlarına
doğru medya kuruluşlarının görüşlerine başvurdukları tıbbi otoriteler, açlıkla
spesifik bir fizyopatolojik durum arasında neden-sonuç ilişkisi içinde bir bağlantı
kurmak yerine, ancak "beyin erimesi, böbrek yetmezliği" gibi, aslında bu
konudaki bilgisizliği yansıtan genel organ bozukluklarından sözedebilmişlerdir.
Ülkemizde, 12
Eylül askeri rejimi ile fiilen ortadan kaldırılan hukuk düzeninin yeniden tesis
edilememesi, meşru muhalefet biçimlerinin yasadışılığa itilmesi, muazzam bir
toplumsal kutuplaşma yaratarak sorunların taraflar arasında uzlaşılarak
çözülebileceği bir zemini yoketmiştir. Oysa
ki, sivil toplum örgütleri (STÖ'ler), söz konusu olan insan sağlığı olduğuna göre,
bunlar arasında özellikle de hekim kuruluşları, tam da bu olmayan zemin üzerinde
durmak zorundadırlar.
61. gündeki ilk
ölümden sonra, ölümlerin birbirini izlemesi ve sonunda medyada birinci haber haline
gelmesiyle oluşan olağanüstü gerilime karşın, görünür bir uzlaşma kanalının
olmayışı umutsuzluk ve çaresizliği dayanılmaz hale getiriyordu. Grevcilerin hiç de aşırı olmayan, kolayca görüşülebilir
talepleri, "gizli gizli yiyorlar" gibi gülünç, ya da "savaş suçlusu
muamelesi istiyorlar" gibi düzmece gerekçelerle dikkate bile alınmıyor ve büyük
bir felaketle sonuçlanması kesin olan zorla sonlandırmanın planları tasarlanıyordu. "Zorla sonlandırma", öncelikle
askeri, ancak bu aşama başarıldığı takdirde "zorla besleme" aşamasından
itibaren hekimlerin de işbirliğini gerektiren tıbbi bir sorundur. Otorite içindeki çok sayıda taraftarına
karşın, bir türlü uygulanamamasının başlıca nedeni Bayrampaşa'ya zorla girmenin
maaliyeti ise, diğeri de hiç kuşkusuz, TTB yetkililerinin hekimlerin Tokyo Bildirgesi hükümlerine
göre "zorla besleme"de rol alamayacaklarını açıklıkla belirtmiş
olmalarıdır.
II. ÖLÜM ORUCUNDA
BAYRAMPAŞA :
Gelinen bu
noktada, resmi kurumların ısrarlı taleplere karşılık grevcileri gönüllü olarak
sonlandırmaya ikna edebilir umuduyla verdiği izin ve grevciler tarafından da, bir STÖ
ve bağımsız hekim kuruluşu olması dolayısıyla kamuoyunu tarafsız olarak
bilgilendirecek bir gözlemci statüsünde görülmesi nedeniyle Bayrampaşa'ya İTO
heyetinin girişi kabul edildi. O günün gazetelerinden birinde "açlık grevini
destekleyen kuruluşlar listesi" içinde, bir grup siyasi parti ve STÖ arasında
TTB'nin de yeralması ülkemizdeki tarafsızlık kültürünü yansıtması açısından
ilginçtir. Yazarlar
da heyette yer aldılar. Cezaevine girişte ortak paylaşılan duygu, nasıl bir ortamla
karşılaşacağımız konusundaki bilgisizliğimizin yarattığı gerilim ve heyecandı.
Ekibin öğretim üyesinden hemşireye kadar tüm üyelerince paylaşılan bu durum, birçok
ölümün olduğu ve 68. günde diğer onlarca genç insanı ölümün eşiğinde
bulacağımız bir "cehennem"e giriyormuş duygusuydu. Bu durum cezaevi yönetiminin
de içeri hakkındaki bilgisizliği ve yetkisizliğini yansıtır biçimde koğuş
kapısının ardında can güvenliğimizden kendilerinin sorumlu olmayacaklarını
belirtmeleriyle besleniyordu. Ekibin beklentisi muayene edebilmek, nasıl yapacağımızı
bilmesek de grevcilere yardımcı olmaktı.. Ekibin içerde üzerlerindeki gerilimi
büyük ölçüde kaldıran yaşantılamaları,
grevcilerin büyük bir bölümünün sağlık olarak çok ağır olmalarına karşın,
ortaklaşa yaratılmış olan yüksek moraldi. Bir
ölüm atmosferinin çökkünlüğü yerine, çözüm konusunda umutsuz da olsa, kararlı
bir iradeyi yansıtıyordu atmosfer. 68. gün
ölümlerinden biri ekibin gözünün önünde oldu. Önlenebilir bir ölüm karşısında
seyirci kalmak hekim kimliği için alışılmadık bir durum. Hatta bu yüzden ekip içinde küçük bir tartışma
da yaşandı. Grevciler, kimisi soğuk ve uzak, kimi ise sevecen, fakat daima
dışarsının kendileriyle dayanışma düzeyi konusunda kırgın ve güvensiz, ölümün
eşiğine gönüllü geldiklerini ve kararlı olduklarını gözümüzle görmemiz için
bizi içeriye kabul ettikleri mesajını iletiyorlardı.
Karşılığında, anlaşma sağlanabileceği ve bu kişilerle gerçek bir
hasta-hekim ortamında bir daha karşılaşılabileceğine hiç de inanmadan,
tedavilerinin sorumluluğunun üstlenileceği konusunda güvence vermek şeklinde cevaplar
verildi. Bitiş gibi bir umudun hiç taşınmadığı,
verilen güvencenin gerektirdiği organizasyonun hazırlığına hiç kalkışmamaktan da
belliydi. Çıkışta, İTO heyeti olarak
grevcilerin kararlığını, içerdeki sağlık durumunun saatlerin önem taşıdığı
önemini kamuoyuna bildirmek, bir anlamda da çözümün çabuklaşmasında bir etkisi
olduysa, arabuluculuğun bir tür koruyu hekimlik olduğu iddia edilebilir.
III.
GREVCİLERLE "TERAPÖTİK ORTAM" :
Ziyaretimizi
takip eden günün gecesi anlaşma sağlanarak grev sonlandırıldı. Ekibimiz, o geceden
itibaren Bayrampaşa grevcilerinin nakledildiği hastanenin elemanları olarak sorumluluk
üstlendi. Burada, varlığı yadsınamayacak olan grevcilere duyulan sempatinin ve bir
kurum adına (İTO) verilen sözün ağırlığını bireysel olarak taşıyan hekimler
olmanın yanısıra ve belki de daha önce, açlığın sonuçlarını, mekanizmaları ve
müdahele yolları çözümlenebilir bir tıbbi durum olarak kısa zamanda kavrayabilmiş
olmanın da rolü büyüktü. Yalnızca
sempatinin bakımda yararlı, ancak tedavi ve çözümde yetersiz olacağı
kanısındayız. Nitekim, söz konusu tıbbi
durumun belirsiz bir acil durumlar karmaşası değil de kendine özgü bir nörolojik
durum ve tıbbi bir yeniden beslenme problemi olduğu fakülte yetkililerine de kanıtlandığında,
grevci hastaların kliniğimize ve dolayısıyla, resmen sorumluluğumuza devri mümkün
olabildi.
Başlangıçtan
itibaren alışılagelen hasta-hekim ilişkisinden farklı bir süreç yaşandı. Bunun fiziksel ve psişik nedenleri var. Öncelikle, tartışmasız daima doğrudan, bire
bir olan olan söz konusu ilişkiye önlenemez bir hoyratlıkla dalan "öteki",
"üçüncü": güvenlik güçleri! Bir hasta servisinin klasik tıbbi
personel-hasta mevcudiyetiyle alışagelen rutinine, işlerliğine büyük bir sekte vuran
kalabalık asker-polisin varlığına, bunların kendi yaptıkları işi algılayış,
başkalarıyla ve kendi aralarında ilişki kuruş tarzlarının anlaşılmaz kendine
özgülüğünü, sonunda yerleşebilen (zorunlu olarak!, yoksa görevin başka türlü
yapılamayacağını kabullenmiş değiliz) "onlar da görevlerini yapıyorlar"
duygusuyla belli bir düzen ve işlerlik kurabildik.
Tıbbi görüşme tekniklerine, mümkün olduğunda onu bu "öteki"nin
"kontaminasyonun"dan arındırmak ile, olmadığında da, ona bu
"dolayımı" da eklemlendirmek bir manevra yeteneği gerektiriyordu. Başlangıçta,
siyasi tutsak-jandarma karşıtlığının bir bütünün ayrılmaz kutupları olduğu,
birbirleriyle ilişkinin hemen daima düşmanca olsa da, çok bildik bir zemin üzerinde
durduğu, fazla olanın, "üçüncü"nün aslında sağlık ekibinin bizzat
kendisi olduğu hissi sıklıkla yaşandı. Sonuçta,
biri sorumluluğumuzdaki hasta, diğeri onun güvenliğini sağlamak iddiasında ama çoğunlukla
düşman, Siyam İkizleri'ni birlikte kabullendik. Oysa ki, ikizlerin diğeri, kıskançlıkla
koruduğu bütünlüğünü bozacak böyle bir üçlü ilişkiyi kabullenmekte büyük
güçlük çekti; onlar için kolaylık "...onlara böyle gayretle baktıklarına göre,
bunlar da terörist!" şeklinde özdeşleştirilerek, üçlünün ikiliye
indirgenmesiyle sağlandı. Sonuçta, onlar da üçlü ilişkiye, bizden daha geç, ancak
daha az sorgulayarak uyum sağladılar.
Bulunduğumuz
olağan dışı ortam, ekibin tedavi etme yanında koruma içgüdüsüyle de çalışmasına
neden oldu. Ayrıca ekibin ve gönüllü çalışanların
çok büyük bölümünün kadınlardan oluşması, koruma isteğini annelikle
birleştirdi. Onlardan çocuklarımız olarak bahsetmeye, öylesine bir sevgi ve şefkat göstermeye
başladık. Belirtilmesi gereken diğer bir olguda, grevcilerin siyasi konumlarından
dolayı, hastanelerde gerek düşüncelerine tepki gerekse toplumsal paylaşılan korkudan dolayı yeterli ilgi ve tedaviden yoksun
bırakılmaya alışmış kişiler olmaları dolayısıyla beklentileriyle ekibin
tavrının uymamasıydı. En küçük ilgi, muayene etmeden önce kendini tanıştırma, gözlerde
korku-huzursuzluğun olmaması hastalar tarafından
hemen algılanıyor, minnet ve bizi yüceltici şekilde karşılık veriliyordu.
Karşılıklı büyük hoşlukla paylaşılan ortam alışılan hasta-hekim ilişkisini
aşılmasını beraberinde getirdi. Ekibin bazı bireylerinin özel yaşantılarındaki
kişileri ihmal edecek düzeyde bu ortak yaşama dahil olmaları, yaşamın merkezinde,
bir dönem için de olsa hastaların yer alması, bu süreçte yaşadığımız
sıradışı durumlardı. O dönemde hastalarla ilgilenen
her kimse bizden oluyor, bunun dışındaki iş arkadaşlarımız ve diğer
ilişkilerimiz değer kaybediyordu.
Taburcu olmak ve
cezaevine dönme sürecide iki taraf açısından olağan yaşanmadı. Hastalar ortamdan
hoşnutluklarını, bize duydukları sevgi ve güveni, muhtemelen kollektif yaşamda
unuttukları bir bireysellikle, çok duygusal bir şekilde ifade ettiler. Ekip içinse gelecekte de görüşmek istenilen
kişilerdi. Son hasta (ve tabii askerin de)
gidişinden sonra yeniden "normal" yaşama dönüş, küçük de olsa, yeni bir
uyum sorunu doğurdu. Özellikle ekibin genç
üyelerinin kanıtlaması gereken "Biz aslında her hastaya böyle davranıyoruz!"
iddiasıyla birlikte.
IV.
ÖLÜM ORUCU SONRASI BAYRAMPAŞA :
Aslında, bu
hala bitirilmemiş süregiden bir bölüm. Şaşılası
bir şekilde hastalarımızı (iki Gebze'li ve bir Ümraniye'liyi olmasa da), olağan bir
hastanın evinde kontrolünü yaparmışçasına Bayrampaşa'da koğuşlarında görebiliyoruz.
Hastalarımız ve tüm siyasi tutsaklar tarafından saygı ve yüceltici sıcak bir
tavırla karşılaşıyoruz. Değişik
koğuşların yemek davetleri arasından mahcup tercihler yapmak zorunda kalıyoruz. Daha da ötesi, karşılaştığımız tanıdık
jandarma yüzleri de, bu kez yeniden görmekten içtenlikle memnun olduklarını gösteren
mimikler taşıyor. Giderek, grevden bağımsız nedenleri olan, bilgimizi ve uzmanlık
alanımızı aşan hastalara da bakmamız istenmesi, önerilerimize büyük güven duyulması bizim için, cezaevinin tüm hastalarının
sorumluluğunu üzerimizde hissetmek
yükünü beraberinde getiriyor. Burda durmak, gerçekçi olmak ve bu sorumluluğu
bireysellikten çıkarıp bir kuruma devretmek gerekiyor.
Cezaevi sağlığı, onu sarıp sarmalayan bütün askeri ve
sivil bürokrasisiyle birlikte başlı başına bir uzmanlık alanı.
V.
SONUÇLAR :
AG'ler hekim
örgütlerine ve bireysel olarak sağlık çalışanlarına artık hazırlıksız
yakalanma hakları olmayan bir sorumluluk yüklüyor:
· TTB, bir STÖ ve hekim kuruluşu olarak,
AG süresince etkin biçimde arabuluculuk koşullarını zorlama konumunu bundan böyle
pekiştirmelidir.
· TTB ve yerel organları, cezaevi
koşullarının hiç olmazsa sağlık açısından iyileştirilmesinde, özellikle ilgili
bakanlıklar (Sağlık, Adalet, İçişleri) üzerinde etkin bir baskı unsuru
olabilmelidir.
· AG'nin "zorla besleme" ile
sonlandırılması seçeneğinde hekim rolü tartışması son deneyimden sonra tümüyle
terkedilmiş olmalıdır.
· AG'nin tıbbi sonuçları ve yeniden
beslenme sorunları konusunda bilgisizlik bundan böyle kabul edilemez.
· TTB, hekimlerin terörize edici bir
ortamda, ürkmeden, meslek onurlarıyla çalışabilmesi için onlara daha etkin biçimde
sahip çıkabilmelidir.
· Siyasi ön yargılarını hekimlik
kimliklerinin önüne geçirerek meslek suçu işleyen hekimler en azından TTB bünyesinde
kovuşturulmalı ve sabit görüldüğünde cezalandırılmalıdırlar.
· Buraya kadar okuyabildinizse lütfen siz
de sonuçlara katkıda bulunur musunuz?
deneme.
Not:
Bu bildiri Kasım 1996 İstanbul Uluslararası Travma günlerinde sunulmuştur. |
|