. |
 


|
|
ETİK
Mİ ETİKETÇİLİK Mİ?
(13
Ocak 2001 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Eki Bilim ve Teknik’te yayınlanmıştır.)
Dr. Arın Namal
Tıp uygulamalarında insan onurunu merkez alan tıp etiği, her
olgu özelinde, son derece hassas, ayrıntılı tartışma süreçleriyle doğruya
ulaşılmaya çalışılan bir alandır...
Son yıllarda ülkemizde "etik" sözcüğü, her
mesleki uygulamada doğru ve dürüst davranmanın karşılığı bağlamında çok sık
kullanılır oldu. Oysa mesleğin, toplumun beklentilerine uygun olarak yürütülmesi,
böylelikle mesleğin itibarının korunması amacıyla ortaya konulmuş kurallar, meslek
deontolojisini (Gr. dei, yapılması gerekli olan) oluştururlar.
Tıp deontolojisi kavramından farklı bir içerik taşıyan
tıp etiği kavramı ise, oldukça sıradışı bir olayla ülke gündemindeki
tartışmalar içerisinde birdenbire öne fırladı. Ülke yönetiminde önemli görevleri
olanlar yanında köşe yazarları da neyin tıp etiğine uygun olup olmadığını,
birkaç cümleyle açıklayıvermeye kalkıştılar. Çoğu vicdanının sesine göre
konuştu, yargıladı. Bu dar sınırlar içerisindeki değerlendirmesini, konu hakkında
yazılmış binlerce bilimsel araştırmayı hiçe sayarak mutlak doğru ilan etti.
Vicdan, hatta yaşananların politik olarak değerlendirilmesi, etik kararın ölçütü
olarak görüldü. Tabipler Birliği Başkanı'ndan da, çok ilginç bir şekilde, durumu
politik olarak değerlendirmesi, elini vicdanına koyarak karar vermesi beklendi. Oysa
hekim/sağlık görevlisi-hasta ilişkisini, politik değerlendirmelere göre
yönlendirmesi, kesinlikle reddedilmesi gereken, çok tehlikeli bir yolu açacak, son
derece yanlış bir tutumdur. Tıp tarihi, politik güdümde davranan hekim tutumunun yol
açtığı acı sonuçları belgelemektedir.
Bu noktada verilecek her türlü kararda, tıp etiği
disiplininin bilimsel çalışmalarla ortaya koyduğu kriterlere uygunluğu gözden
geçirmenin, savunulan görüşleri bu kriterlere dayandırabilmenin gerekliliği
hatırlanmalıdır.
Vicdan, kuşkusuz ahlaki davranışın ana dayanaklarındandır.
Ahlâklı davranışa, -sorumluluk duygusu gibi-, ahlâki duyguların yön verdiğini
söyleyebiliriz. Ancak etik alanında çalışanlar çok iyi bilirler ki, vicdan, ahlâkı
tanıtlamada tek dayanak olamaz. Çünkü ne kadar insan varsa, o kadar da farklı
özellikler taşıyan, farklı kararlar veren, farklı kararları içerisine sindirebilen
vicdan bulunmaktadır. Bu nedenle "vicdanım rahat!" açıklaması da, ahlaki
temellendirme için yeterli olmaz. Bu nedenle yazıma etik mi, etiketçilik mi
başlığını seçiyorum. Etiketlere, yani herhangi bir alanda edinilmiş unvanlara
dayanarak, konusu insan ve insan yaşamı olduğu için en hassas ölçütlerin, yoğun
bilimsel tartışmaların, araştırmaların ortaya konduğu tıp etiği alanında,
yeterli bilgi sahibi olmayanların, yönlendirici görüşler ortaya koymalarını
ciddiyet dışı buluyorum.
Çağdaş anlamda tıp etiği özgür düşünceyi temsil eder
Tıp uzun yüzyıllar boyunca teoloji ve felsefe ve hukukla
kolkola yürüdü. Uygulamadan kopuk, yetersiz bilgilere dayalı felsefi temellendirmeler
ve dinin dogmaları, tıp uygulamalarında uzun yüzyıllar boyunca belirleyici oldu. 19.
yy ile birlikte rotasını ampirik-pozitif çizgiye kırarak ilerlemeye koyulan tıp,
eğitim alanındaki temel unsurları olan felsefe ve kendi tarihini bir kenara itti.
Tıbbın teoloji ve felsefeyle iç içeliği bilimin güçlendiği tarihsel süreçte
terkedilmiş olup, günümüzde ancak köktenci akımlar tarafından idealize
edilmektedir.
Özel durumların etiği olarak nitelenen tıp etiği ise,
tıbbın insana, onun onurunu koruyarak hizmet edebilmesi için açılmış çok geniş
bir tartışma platformunun ürünüdür ve uygulamada bulunma açısından ikilemlerin
yaşandığı her olguda yeniden dinamik bir işleyişle değerlendirilen, başlıcaları
özerklik (autonomy), yarar sağlama (beneficence), zarar vermeme (nonmelaficence), adalet
(justice) diye sayılabilecek ilkeleri esas alır. (1)
Etik sözcüğü, ahlak sözcüğüyle özdeş değilir. Latince
"mos" sözcüğünden türeyen moral (ahlâk) , toplum içerisinde yerleşmiş,
kabul görmüş, uyulması beklenen düşünce ve tutumları ifade eder. Bunlara uyulması
bir arada yaşayabilmenin güvencesi olarak görülür. Felsefenin bir alt disiplini olan
etik ise, ahlaki nitelemelerin çözemediği değerler çatışması durumunda,
"iyi", "doğru", "güzel" ya da "yanlış",
"kötü" gibi, davranışlara yönelik nitelemeleri özgür sorular sorarak, bir
sistematik izleyerek temellendirmeye yöneli, bu sorglamalar ardından yargıda bulunur.
Dini, ideolojik inanç ve etkilemelerden bağımsız işler. Etik kabul edilen bir
uygulamanın din ya da bir ideoloji tarafından da doğru bulunması, etik kararın dine
ya da bu ideolojiye bağlı olduğu anlamını taşımaz. (2)
Schopenhauer "Ahlâk vaaz etmek kolay, ahlâkı kanıtlamak
zordur" söylemiyle yerleşik ahlâka dayanan uygulamanın felsefi açıdan
tanıtlanmasının güçlüğüne dikkatleri çeker. Bu kişinin, vicdanını dayanak
gösterdiği değerlerinin, kendi ahlâkının, etiğin davet ettiği tanıtlama
sürecinde haklılığını ortaya koyamayabileceğini gösterir.
Tıbbi etik, felsefedeki etiğe dayanır, tıpta
"ahlâklı" olarak nitelenen davranışların, tıp gerçeğinden kopmadan,
felsefi açıdan temellendirilmesi anlamına gelir. Bir davranışın ahlaki olduğunda
ısrar edebilmek için, etik temellendirme şarttır. Çünkü yerleşik kuralların
tümü, özlerinde gerekli, haklı ve kabul edilir olmayabilirler.
Bu nedenlerle etik düşünceler ve etik temellendirme
girişimleri her zaman yeniden gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bir başka önemli
yön, tıp etiğinin, sadece hekimle sınırlandırılamayacağı (yoksa yalnızca hekim
etiğinden söz etmek gerekirdi), aynı zamanda hastayı ve toplumu kapsadığıdır.
Hasta etiği ve sosyal grupların etiği, hekim etiğiyle bağlanıp birleşir. Bu ilişki
dokusunda, hekim-hasta ilişkisi kuşkusuz özel bir önem taşır. (3)
Beden üzerinde şiddet
Tıp alanında son yüz elli yılda sağlanan hızlı gelişme
(yaşamda tutma olanaklarının artışı, organ nakillerinde, yapay döllenmede sağlanan
başarı, gen teknolojisi kullanılarak gerçekleştirilenler vd.) etik açıdan
çatışmalar yaratan durumlar doğurmuş, "tıbben mümkün olan her şey
uygulanmalı mıdır?" sorusunu toplum önüne koymuştur. Ayrıca toplumların
giderek farklı kültürlerden, farklı değer yargılarına sahip insanlardan oluşur
hale gelmeleri, ortaya çıkan sorunları etik beklentiye uygun olarak çözebilmede ayrı
bir duyarlılık kazanılmasını gerektirmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sürecinde yananlar, Nasyonal sosyalist
iktidarın, hekimler eliyle "kitle imhâ programları" uygulayışı,
onaylarını almadan, zor kullanarak insanlar (tutuklular) üzerinde yürütülen tıbbi
deneyler, "ırk hijyeni" (öjenik) amaçlı kısırlaştırmalar, dünyanın
başka yerlerinde de (ABD, Japonya gibi) uygulananlar, tıbbın insana karşı şiddet
aracı olarak kullanılabildiğinin fark edilmesine yol açmış, hekim kimliğinin her
zaman güvenilir bir adres olmadığı konusunda infial yaratan bir kuşku uyandırmış,
toplumun eleştirisine açılan çok çeşitli uluslararası bildirgeler ve yasal
düzenlemelerle, tıp uygulamasının "insancıllık" sınırlarını
çiğnememesi, insan onuru ile oynamaması güvence altına alınmaya
çalışılmıştır.
Modern içeriği ile "tıp etiği" adını almış bir
dersin tıp eğitimi içerisinde yer alması konusundaki ilk kıpırdanışların Amerika
Birleşik Devletleri'nde başladığını biliyoruz. Nasyonal sosyalizmden kaçan din
tarihçisi ve felsefeci Hans Jonas, teolog Paul Ramsey ile Joseph Fletcher , 1950'li
yıllarda bu ülkede tıp etiğinin akademik anlamda eğitim ve araştırma alanına
dönüşmesinin yolunu açan isimler oldular. Bugün tıp etiği, tıp eğitiminin
ayrılmaz bir parçası olarak görülmekte ve hemen hemen her ülkede, eğitim
programları içerisindeki sabit bir yer kaplamaktadır. (4)
Hippokrat Yemini'nin işlevi
Bütün bu kısa anımsatmalar, tıp etiğine ilişkin
değerlendirmelerde bulunulurken, kişisel vicdana dayalı kısa yorumun yanı sıra,
Hippokrat Yemini'nin adının geçirilmesiyle yetinilemeyeceğini ortaya koyuyor. Kaldı
ki Hippokrat Yemini, son yıllarda ciddi eleştirilere uğramış, hastayı değil, hekimi
koruyan bir öz taşıdığı ileri sürülmüştür. (5)
"Tıp etiğinin zaman tanımayan temel taşı olarak
Hippokrat Yemini'ne sarılmak, güncel sorunu maskeler ve yarar sağlamaz. Can sıkıcı
tartışmalardan kaçınmak için, alelacele dile Hippokrat Yemini'ni dolamakla
inandırıcılığımızı da yitiririz" diyor Alman tıp tarihçisi ve tıp
etikçisi Prof. Dr. Rolf Winau. (6)
Dünya tıp etiği literatüründe yer alan pek çok düşünce
ürünü Hippokrat Yemini'nin tüm zamanlar için geçerli bir hekim etiğini
yansıtmadığını söylemektedir. (7) Tüm zamanlar için geçerli bir hekimlik
etiğinden söz edebilmek için, hekim davranışının binlerce yıldan bu yana, aynı
olaylar karşısında aynı davranışı sergilemekten ibaret olması beklenirdi.
Hippokrat Yemini'nde katı biçimde yasaklanan cerrahi
uygulamalar, kürtaj ve ölmeye yardım (ölmeye yardım günümüzde bazı kültürlerde
kabul görmekte, yasal olarak da buna hak tanınmaktadır) konularında bugün
yemin-dışı davranıldığı hatırlanmalıdır.
Hippokrat Yemini'nde hekim, hastasının iyiliğini (salus
aegroti) hedef almış, ağır hastanın yaşamının daha erken sonlanması ya da kürtaj
uygulanması gibi hasta tarafından dile getirilebilecek olan arzular (volutas aegroti)
hedef dışında tutulmuştur. Hekim, hastasına rağmen, onun adına karar verebilen bir
konumda görülmüştür.
Oysa, yüzyıllarca hekim tutumunun karakteristik özelliği
olmuş olan "paternalizm" (Dworkin'in tanımına göre (8) , "Bir
başkasının iyiliği, mutluluğu, gereksinimleri, çıkarları ya da değerleri adına
daha iyi olacak diye, onun karar serbestisine zorla karışmak"), günümüz tıp
etiğinin temel ilkelerinden olan "hastanın özerkliği" (autonomy) ilkesi ile
açık çatışma içerisinde olan bir tutumdur.
Hastanın özerkliği
Normalde hasta-hekim ilişkisi, hastanın hekime yardım etmesi
doğrultusunda çağrıda bulunması (ya da bu çağrıyı ifade eden davranış
sergilemesi) ile başlar. İnsanın bedeninin bütünlüğü ve dokunulmazlığı
anayasalarca güvence altına alınmıştır. İnsan bedeni üzerindeki her uygulama,
-tıbbi müdahale amaçlı da olsa-kişinin onayı alınmamışsa, bu hakkının ihlali
anlamını taşır. Hekimin de insan bedeni üzerinde tanı/tedavi/araştırma amaçlı
yugulamasını haklı kılan, kapsamlı bir aydınlatma ardından söz konusu kişiden
alacağı onaydır (informed consent).
Hastanın özerkliği kavramı karşısında
paternalizm/maternalizm (hekimin kendisini hastanın babası/anası yerine koyması)
Aydınlanma devri ve sonrasında, bilimde sağlanan hızlı
ilerlemeler, tıp ve tıp etiği alanında da önemli dönüşümlere yol açtı. Birey
fikri ve kişinin kendisi hakkında karar verme hakkı taşıması gerektiği duygusu 11.
yy'da gelişmeye başlamışsa da 16. yy'da reformasyonla yaygınlık kazandı. Giderek,
bireyi önemseyen dünya görüşleri kökleşmeye başadı. Tıp etiği de bu dünya
görüşü değişikliklerinden fazlasıyla etkilendi. İnsanlar, sağlıklarına ilişkin
kararların yalnız hekimlere ait olmasından hoşnut olmamaya başladılar. Sağaltım
sanatı hekimin elinde olmasına karşın, karara katılmak, hatta kararı veren olmak
istediği ortaya konmaya başlandı. Hasta hakları fikri, dünya görüşündeki bu
köklü değişikliklerin yanında, halkın daha iyi eğitim alması ve aydınlanması ile
gündeme gelmiştir.
Feinberg (9) , paternalizmi derecelendirerek "zayıf"
ve "kuvvetli" paternalizmlerden söz eder.
Zayıf paternalizm i tarif için, tıpta her gün rastlanan,
duyduğu korku nedeniyle histeri içerisindeki kaza geçirmiş hastanın, zamanın da
gerekli açıklamaları yapmaya yetmediği bir ortamda, ne yapılacağını anlayamayarak,
müdahaleleri reddetmesine karşın, müdahalede bulunulmasını, ilaçların etkisi
altında uçacağını düşünen hastayı korumak için pencereden atlamasına engel
olmayı örnek verir.
Kuvvetli paternalizm ise bambaşka anlam taşır ve karar verme
yeteneğinde olan ve kendi "şansını" farklı olarak algılayan kişiyi, onun
değil kendisinin şans olarak gördüğüne zorlamak anlamını taşır. Bu tutumu haklı
çıkarmak için, "hasta ne anlar?" gerekçesi ileri sürülür, ama burada
hasta her şeyi iyice anlar durumdadır, sonucun farkındadır, ama kendi değerlerini
ilgilendiren nedenlerden ötürü, başka türlü davranmayı istemektedir. Yaşamları
tehdit altında iken bile kendilerine kan verilmesini reddeden Yehova Şahitleri örneği
tıbba yabancı değildir.
Çeşitli tutumları zayıf ve kuvvetli paternalizm olarak
nitelemenin güçleştiği durumlar da vardır. Bu durumlarda hemen, hastanın karar verme
yeteneği taşımadığı saptamasına dayanılmak istenir. Oysa, hastanın karar verme
yeteneğine sahip olup olmaması görece bir kavramdır. Tıp etiğinde kişinin
"karar verme yeteneği taşıması" (Alm. Kompetenz) maddi durumu ile ilgili
kararları verme yeteneği taşımasını gerektirmez. Beş duyusunu kullanabilir durumda
olması yeterlidir. (10) Ancak, yine de hastanın gerçekten bilinçli davranıp
davranmadığı, durumu gerçekten anlayıp anlamadığı, kolaylıkla "tam
anlamıyla" ya da "hiç" şeklinde nitelenemez.
Hastanın yeterince bilgilendiği ya da olup bitecek olanı
yeterince anladığına ve buna dayalı olarak karar verdiğine nasıl kanaat
getirebiliriz? Bunu formüle dökmek kolay değildir. Sorunlu durumlarda, bir psikiyatrdan
da yardım istenebilir. Kişinin verdiği kararın, gerçek bir karar olabilmesi için
gerekli koşullar, ABD Illinois Üniversitesi Tıp Fakültesi profesörlerinden tıp
etikçisi Ernst Loewy tarafından şöyle özetlenmiştir: (11)
1- Birinci koşul, kişinin yeterince bilgilendirilmesidir. Bu,
hastanın hastalığının tanısını, akibetini, olası tedavi yöntemlerini, yol
açacağı sonuçlar bakımından kavraması anlamını taşır. Hastayı, sadece
"bilgilendirmek" yetmez. Hastaya açıklama yapmadan, yalnızca tanı
sonuçlarını bildirmek, (hiç de nadir olmayarak) anlayamayacağı şekilde açıklama
yapmak ya da mesleki terminoloji ardına saklanmak etiğin beklentilerini karşılamaz.
Gerek zihinsel özellikleri, gerekse eğitim düzeyi yetersiz kişilerde son derece
sabırlı açıklamalarla, duumu yeterince kavrayacakları noktaya ulaşılma çabası
gösterilir.
Hekim hastanın kendisi ile birlikte düşünebilmesini
sağlamaya da çalışmalıdır. Bu, hastanın, yalnızca gerçekleri değil,
sonuçlarını da kavrayabilmesi için, hekiminin düşünce biçimini algılayabilmesini,
bunun için de, onun düşünürken izlediği yolu anlayabilmesini gerektirir. Bunlar, her
zaman ve tamamıyla mümkün olmasa da, hedeflenmelidir.
2- Hastalar, düşünmek için zamana, olanağa ve
düşünebilme yeteneğine sahip olmalıdırlar. Ani karar verme zorunluluğu olan
durumlar nadirdir. Genellikle hastaların, hekim tarafından kendisine bildirilenleri
içselleştirebilmesi için, akrabaları ve arkadaşları ile konuşması, üzerinde
düşünmesi ve ardından sorular sorabilmesi gerekir. Oysa hasta, gerek hekim, gerekse
hastane yönetimi için daha kolaylık arzeden, çabucak karar vermesi yoluna itilir.
Sorun belirtildikten sonra, "Şimdi lütfen kararınızı açıklayınız!"
denir. Bu, özellikle her şeyin beklenildiği gibi gitmediği durumlarda, sorun doğurur.
3- Karar, zorlama ile verilemez. Zorlama, tıbbi durumlarda
aslında sıklıkla uygulanır, bir anlamda yok edilmesi olanaksızdır, içten ve
dıştan gelebilir. Dıştan gelen zorlamada, hastalar genellikle, baskısını
duyumsadıkları bir oldu bitti (fait accompli) karşısında bırakılırlar ya da
akrabaları ve dostlarının zorlaması ile yüz yüze kalırlar. Hekim ya da hemşireler
tarafından uygulanan baskı, ne yazık ki çoğu kez oldukça kuvvetlidir. Dış baskı
bazen ekonomiktir, başkaları tarafından en iyi niyetle, hatta güçlü bir sevgiye
bağlı olarak da uygulanabilir. Yeterince oksijen alamamak, adrenalin deşarjı ya da
diğer organik değişiklikler, şiddetli korku da içten gelen baskıların nedeni olur.
Tıbbi müdahaleyi gerektiren bir durum içerisinde olan kişi, hele eleştirel bir
yapıya sahipse, baskı hissetmekten uzak kalamaz.
4- Son koşul en karmaşık olan koşuldur. Karar verme
yeteneğinde olan kişinin verdiği kararın geçerli olabilmesi için, kararının dünya
görüşü ile olabildiğince uyum içerisinde bulunması, bir başka deyişle
"otantik" olması gerekir. Bundan, hastanın verdiği kararın, hastayı
tanıyanlarca yadırganmaması, onların hastadan bekledikleri kararla örtüşmesi
anlaşılmalıdır. Yani, hasta tarafından ifade edilecek karar, onun yakınlarınca
"beklenen" nitelik taşımalı, en azından "bütünüyle beklenmedik"
olmamalıdır. Bu koşul elbette mutlak değildir. Kişiler dünya görüşlerini, buna
paralel olarak düşüncelerini değiştirebilirler, ayrıca birisini çok iyi
tanıdığını sananlar da yanılıyor olabilirler.
Depresyonlu hasta karar veremez mi?
Depresyonun, hastanın karar verme yeteneğini kısıtladığı,
yerleşik bir görüştür. Tedavisinin kesilmesini isteyen ve depresyonda olduğu kabul
edilen hastalar, karar verme yeteneğinde olmayan kişiler olarak değerlendirilir,
genellikle de verdikleri karar kabul görmez. Loewy (12) , bu noktada depresyonda olmanın
bazen son derece olağan bir durumu simgelediğini hatırlatır: "Kişinin
karısının ölmesi, akciğer kanserine yakalandığını öğrenmesi, kurtarılamayacak
olduğunun bilincinde olması nedeniyle depresyona girmesi son derece normal ve uygundur.
Bunlar karşısında, depresyon geçirmemek, psikolojik açıdan anormallik olurdu"
der. Bu nedenle kişinin depresyonda bulunması göz önüne alınmalı, ama tek
belirleyici olarak değerlendirilmemelidir. Bu durumda hastanın kararının, geçmişteki
yaşamı göz önünde bulundurularak ele alınması önerilmektedir. Hepimiz "sanat
eserimiz" olan yaşamımızı, kendi tarzımızda sürdürebilmek isteriz. Yerimize
başkalarının karar vermesi, bu sonucu sağlamaz. (13)
Hastanın kendine özgü değerleri
Hasta ve hekim, özünde aynı şeyi istedikleri (her ikisi de
hastanın sağlığa kavuşmasını istemektedirler) halde, bazen amaca ulaştıracak
araç, araç, bazen de amacın ta kendisi konusunda anlaşmazlığa düşebilirler.
İnsanların çeşitli şeylere verdikleri değerler farklıdır ve son derece bireye
özgüdür.
Pellegrino ve Thomasma (14) , kişinin yaşam amacı haline
gelmiş değerlerini bir hiyerarşi içerisinde tanımlarlar. Bunlar içerisinde birinci
sırada kişinin inancının geldiği görülür. Bu, bir dine inanmak ya da dini inanç
dışında bir inançtır. Ve bir şekilde yaşamın, bu inanca uydurularak yaşandığı
görülür. Dolayısıyla, kişinin taşıdığı inanç, kararını ve davranışlarını
belirleyecektir. Biri için, en yüce amaç, gökyüzündeki cennete kavuşmaksa ve kan
verildiği için, bu şansı kaybedeceğine inanıyorsa, kan almayı (başkalarına saçma
gelse de) reddedecektir. Bunu, kendi kararlarımıza verdiğimiz değer, bu kararların
saygı görmesi istemi izler. Başkaları, kararımızı beğenmeseler de saygı
göstermelidirler. Kendimiz karar verebilmek ve bir davranışta bulunmaya zorlanmamak
isteriz. Bunun altında, "seçme" hakkını kullanabilmek yer alır. Örneğin
kişi, meme kanserinde, nasıl bir operasyon yapılacağı konusunda son karar veren
olmayı isteyebilir. Daha büyük bir riski göze alarak memesi yerinde mi kalmalıdır,
yoksa meme feda edilip, hastalığı altetmede daha şanslı bir konumda mı olmalıdır?
Bu konuda karar verebilmeyi, dünya görüşümüzün ürünü olan kararımızın kabul
görmesini isteriz. Pellegrino ve Thomasma dördüncü sırada "biyomedikal"
değerleri anarlar. Kişinin sağlığına, acılarının dindirilmesine verdiği değer
gibi... Hastayı hekime yönelten, bunlara verdiği değerdir.
Alışılmış olan ilişkide, hasta, hekimin tavsiyesini alır
ve bunu uyar. Ama bazen hastanın "biyomedikal değer"leri, daha üstte
konumlanan değerleri ile çatışabilir. Tıpkı Yehova Şahitleri örneğinde olduğu
gibi. Yehova Şahidi de kan almayı reddederken ölmeyi istememekte, herkes gibi
yaşamayı istemektedir. Ama alacağı kan, onu cennete kavuşmaktan alıkoyacaktır ve bu
onun için düşünülemezdir. Memesinin alınmasını reddeden meme kanserli kadın da
yaşamayı istemektedir, ama hep çok önem vererek yaşadığı "güzellik"
duygusunun bir parçası olan memesini yitireceği bir yaşama razı olamamaktadır ve
hekimin önerisini reddederek ameliyat olmaz.
Bütün bunlar, hekimin mesleki uygulamalarında hastasının
yaşamını en yüce değer olarak görmekten vazgeçmesi, yalnızca hastanın verdiği
kararları uygulayan bir "sağlık bürokratı" pozisyonuna indirgenmesi
gerektiği anlamını taşımaz. Hekimin de kendi ahlaki değerleri nedeniyle, bazı
uygulamalarda bulunmayı reddetme hakkı vardır. Buna kürtaj örnek gösterilmekte,
hekimin kürtaj yapmaya zorlanamayacağı ifade edilmektedir. Ama bu da hastanın, hekimin
ahlaki değerlerinin güdümünde kalacağı anlamını taşımaz. Değerler konusunda,
hasta ve hekimin çok farklı noktalarda kaldıkları durumlarda, iki tarafında birbirini
anlayışla karşılayarak, uygun bir biçimde ayrılmayı seçmeleri önerilmektedir.
(15)
Hastanın karardan dönmesi
Kişinin/hastanın, tedaviyi reddederek sağlığından, hatta
yaşamından vazgeçmesinin özünde yalnız kendisini değil, yakınlarını ve toplumu
da ilgilendirdiği unutulmamalıdır. Bu yönüyle de son derece sorunlu bir sürece yol
açan tedaviyi reddetme yaklaşımında, tedaviyi reddeden, hatta bunu "vasiyet"
şeklinde yazıya döken hastanın süreç içerisinde kararından vazgeçebileceği,
konuşamaz halde olsa da , hekimin "tedaviye başlayabilir miyim?" sorusuna
gözünü kırparak, başını sallayarak vb. onaylar ifadelerle olumlu yanıt
verebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. (16)
Unutulmamalıdır ki insan onurunu incitmeden tedavi
uygulayabilmek, sağlığa hizmet etmek, hekim ve hemşirenin her zaman hazır oldukları,
coşku ve onur duydukları uğraşlarıdır.
Dipnotlar
1 - Oğuz, Y.: Tıp
etkinliğinde hekimin ve hastanın rolleri. Deontoloji Ders Notları. (Ed.: Berna Arda).
A.Ü. Tıp Fak. Yay. Ankara 1996. s. 29; 2- Arndt, M.: Ethik denken-Massstaebe zum Handeln
in der Pflege, George Thieme Verlag, Stuttgart, New York 1996, s. 51.; 3 - Engelhardt, D.
v.: Tıbbın Gündelik Yaşamında Etik (Çeviren: Arın Narmal). Nobel Tıp Kitabevleri,
İstanbul 2000, s. 3.; 4- Namal, A.: Almanya'da tıp etiği eğitimine genel bir bakış
ve içlerinden bir örnek: "Lübeck Modeli". Tıp Etiği Araştırmaları.
Biyoetik Derneği Yayını No: 5 (Ed.: Berna Arda). Ankara 1999, s. 135-152.; 5-
Hackethal, J.: Der Meineid des Hippokrates, Von der Verschwörung der Aerzte zur
Selbstbestimmung des Patienten. Güstav Lübbe Verlag, Bonn 1992. 6- Winau, R.: Der
hippokratische Eid und die Probleme der Ethik in der modernen Medizin. In: Frewer, A.,
Winau, R. (Hrsg.): Geschichte und Theorie der Ethik in der Medizin. Palm und Enke Verlag,
Erlangen, Jena 1997, s. 21. 7- Hippokrat Yemini'nin kökeni ve etkilenme süreci için
kapsamlı bir değerlendirme olduğu için bkz. Leven, K-H.: Die Erfindung des
Hippokrates-Eid, Roman und Corpus Hippocraticum. In: Tröhler, U., Reiter-Theil, S.
(Hrsg.): Was leistet die Kodifizierung von Ethik? Ethik und Medizin 1947-1997. Wallstein
Verlag, Göttingen 1997, s. 19-41.; 8 - Dworkin, G.: Paternalism. Monist 1972, 56:64-84.
9- Feinberg, J.: Legal Paternalism. Can J Phil 1971, 1:105-124. ; 10- Loewy, EH.: Ethische
Fragen in der Medizin. Springer Verlag, Wein, New York 1995, s. 58. 11- Loewy, EH.:
a.g.e., s. 59,60. 12 - Loewy, EH.: a.g.e., s. 60. 13- Cassel, EJ.: Life as a Work of Art.
Hastings Center Report 1984, 14 (5):35-37. 14- Pellegrino, ED., Thomasma DC.: For the
Patient's Good: The Return of Beneficience to Health Care. New York University Press, NY
1988. 15 - Loewy, EH.: a.g.e., s. 62. 16- Irrgang, B.: Grundriss der Medizinischen Ethik.
Reinhardt Verlag, München, Basel 1995, s. 120.
|
|