’Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkındaki Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun Tasarısı’

ÖZET

       Söz konusu Kanun Tasarısı üzerinde uzun süredir yürütülen ve bir süredir de basında yer alan tartışmalar Kurulumuzca yakından izlenmektedir. Konuyla ilgili olarak titiz bir çalışma ile hazırlanan bir dosya, Sağlık Bakanlığı'nın ilgili birimlerine, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi aracılığı ile bir süre önce iletilmiş bulunmaktadır. Bu dosya ile ayrıca, 'Organ Nakli Merkezleri Yönetmeliği' konusunda bir inceleme raporu ve 'Beyin Ölümü Olan Hasta İçin Bir Protokol Önerisi' de sunulmuştur.

       Demokratik geleneklerin yerleşmesi ve işlerlik kazanması açısından önem taşıyan bu tartışma düzlemine katkıda bulunmayı yararlı görmekteyiz. Bu nedenle, yasa değişikliğine karşı çıkış noktalarımız ve gerekçeleri aşağıda sunulmaktadır:

       *Kurulumuz, organ aktarımı(nakli) konusunda yürütülen çalışmaları, genel hatları bilimsel yeterlik, tıp etiği ilkeleri ve insan haklarının çizdiği çerçeve dikkate alındığı sürece desteklemektedir.

       *Söz konusu yasa değişikliğinin, organ bağışı yetersizliği sorununa yasal bir çözüm bulmak için iyi niyetle hazırlandığı kabul edilmektedir.

       Ayrıca, konuyla ilgili tartışmaların açık bir biçimde yapılmasının, gerek yasa içeriğinin açıklık kazanması gerekse yöntemin demokratik geleneklere katkısı açısından yararlı olacağı düşünülmektedir.

       *Ancak TTB Etik Kurulu, önerilen yasa değişikliğinin geniş katılımlı bir toplumsal tartışma ortamına dayanmadan, ilkesel tüm yaklaşımları dışlayan bir görünüm ve tepeden inmeci bir tutumla ortaya konmasını kabul etmeyi olanaklı görmemektedir.

       *Organ aktarımı söz konusu olduğunda, vericinin gönüllü ve aydınlatılmış onamının (rızasının) temel olması gerektiği konusunda hiçbir kuşkuya yer kalmamalıdır. Bu evrensel gereklilik bir yasa değişikliği ile tersine çevrilemez.

       Önerilen yasa değişikliğine göre, 'organ ve dokularının alınmasını istemeyen kişiler bunu önceden belgelemek' zorundadırlar. Tersi durumda, ailenin isteği ne olursa olsun, kişinin organ ve dokuları alınabilecektir.

       Bu yaklaşımın, bir takım varsayımlara dayandığı anlaşılmaktadır:İlk varsayım, 'ölüm durumunda organ ve dokuların alınmasını toplum tarafından benimsemiş bir davranış' olduğudur. Buna dayanan ikinci varsayım da, tersini düşünen, görece az sayıdaki kişinin 'organ ve doku bağışlamak istemediğini belgelemesi gereği'ne ilişkindir.

       Oysa ülkemizdeki durumun bu olduğu görüşünü destekleyecek herhangi bir bulgu, bu yönde yapılmış yeterli bir araştırma bulunmamaktadır.

       *Değinme gereği duyduğumuz bir başka nokta da şudur:Yasa değişikliği gerçekleşecek olursa, beyin ölümü tanısından sorumlu üç kişilik hekimler kurulundan nöroloji uzmanı çıkarılmış olacaktır. Bu değişiklik önerisini anlamak hiçbir biçimde olanaklı değildir. Bu girişim büyük olasılıkla 'işlemi hızlandırmak' kaygısına dayanmaktadır. Beyin ölümü tanısı konusunda en temel uzmanlık alanı nörolojidir. Bu konudaki düşüncemiz, Sağlık Bakanlığı'nda ilgili birimlere daha önce de iletilmiştir. Nöroloji uzmanının kuruldan dışlanması konusunda gösterilen ısrar, varsayılan iyi niyet üzerinde kuşku doğmasına yol açmaktadır.

       *Organ aktarımının 'ticari' bir etkinliğe dönüşmesine ilişkin sorunlar tüm dünyada sıcak bir biçimde yaşanmakta ve tartışılmaktadır. Bu konuda çaba harcayan ilgili ve sorumluların, çalışmaları sırasında, tek boyutlu bakış biçimlerinden olabildiği ölçüde kaçınmaları gerekmektedir.

AÇIKLAMA

       1)Kurulumuz organ aktarımı konusunda yürütülen çalışmaları, genel hatları bilimsel yeterlik, tıp etiği ilkeleri ve insan haklarının çizdiği bir çerçeve dikkate alındığı sürece desteklemektedir.

       Bu konuda uluslararası tıp ve hukuk çevrelerince yapılmış son derece değerli çalışmalar bulunmaktadır. Temel ilke ve standartların saptanması konusunda önemli ilerlemeler sağlanmıştır.

       Ülkemizde de organ ve doku aktarımı uygulamaları genel olarak bilimsel standartlara uygun olarak gerçekleştirilmekte, ancak bu alanda tüm ülkeyi kapsayan bir sistem henüz yaşama geçirilememektedir.

       Organ ve doku bağışı konusunda kimi zaman kampanyalarla desteklenen çalışmalar yapılmıştır. Ülkemizde organ ve doku aktarımlarının önemli bir bölümü canlı vericiden gerçekleştirilmektedir. Oysa benzer tıbbi girişimlerin son derece yaygın ve başarılı olarak uygulandığı ülkelerde, aktarımların çoğu 'ölü vericiden aktarım' biçimindedir. En azından 'canlı vericinin' karşılaşacağı risk dikkate alındığında, bu eğilimin ne ölçüde önemli olduğu anlaşılacaktır.

       Ülkemizdeki 'canlı vericiden aktarım' eğiliminin nedenlerini ve toplumun bu konudaki eğilimlerini araştıran çalışmalar bulunmamaktadır.

       Bu konudaki sorunların, yasal tıkanıklıklardan kaynaklanmadığı açıktır. Organ ve doku aktarımı konusunda, adaletli bilimsel ve teknik altyapı kurulduğunda, söz konusu eğilimin tersine döneceği öngörülebilir.

       2)Kurulumuz, söz konusu yasa değişikliğinin, 'organ bağışı yetersizliği' sorununa yasal bir çözüm bulmak için, iyi niyetle hazırlandığını kabul etmiştir.

       Ayrıca, konuyla ilgili tartışmaların açık bir biçimde yapılmasının, gerek yasa içeriğinin açıklık kazanması, gerekse yöntemin demokratik geleneklere katkısı açısından yararlı olacağı düşünülmektedir.

       Örneğin, yasa içeriği tartışılırken, 'hastanın-kişinin-onamının (rızasının) alınmasının gerekliliği' gibi konularda toplumsal duyarlılığın yaratılması, son derece değerli bir kazanım olacaktır.

       3)Bu noktada bazı eleştirilerimiz bulunmaktadır:Ülkemizde organ ve doku aktarımı konusundaki tek ve en önemli eksiklik organ bağışının yeterli olmaması değildir. Kaldı ki, tek ve en önemli eksiklik bu bile olsa, getirilen düzenlemelere katılmak olanaklı değildir.

       Organ ve doku aktarımı söz konusu olduğunda, vericinin gönüllü ve aydınlatılmış onamının (rızasının) temel olması gerektiği konusunda hiçbir kuşkuya yer olmamalıdır. Bu gereklilik bir yasa değişikliği ile tersine çevrilemez.

       Önerilen yasa değişikliğine göre, 'organ ve dokularının alınmasını istemeyen kişiler bunu önceden belgelemek' zorundadırlar. Tersi durumda, ailenin isteği ne olursa olsun, kişinin organ ve dokuları alınabilecektir.

       Bu yaklaşımın, bir takım varsayımlara dayandığı anlaşılmaktadır:İlk varsayım, 'ölüm durumunda organ ve dokuların alınmasının toplum tarafından benimsenmiş bir davranış' olduğudur. Buna dayanan ikinci varsayım da, tersini düşünen görece az sayıdaki kişinin 'organ ve doku bağışlamak istemediğini belgelemesi gereği'ne ilişkindir.

       Oysa ülkemizdeki durumun bu olduğu görüşünü destekleyecek herhangi bir bulgu, bu konuda yeterli çalışma yoktur.

       4)Kişileri doğal organ bağışlayıcıları olarak kabul eden, ölüm durumunda beden bütünlüğü üzerinde girişimde bulunma yetkisi doğuran bu tür bir yasa değişikliğinin geniş bir toplumsal tartışma ortamına dayanmayan bir biçimde, ilkesel tüm yaklaşımları dışlayan bir görünüm ve tepeden inmeci bir tutumla ortaya konmasını kabul etmek olanaklı değildir.

       5)Ülkemizde tıp etkinliğinin en temel eksikliklerinden biri 'hastanın bilgilendirilmeye dayandığı gönüllü onamının (rızasının) alınması' aşamasında gözlenmektedir.

       Onam alınmasının yeterince yaşama geçirilmediği bir hekimlik uygulamasında, kişinin organ ve dokularının kullanılmasına izin vermediğini -belki de yıllarca- önceden belgelemesini beklemek, bu belgenin sürekli korunmasını ya da gerektiğinde iki tanık bulunmasını istemek aldatıcıdır.

       Yazılı ve görsel basının, bu tartışmalar sürecinde 'hasta onamı (rızası)' konusunun kamuoyunda tartışılmasını sağlaması durumunda, Türk Tabipleri Birliği Etik Kurulu her türlü katkıda bulunmaya hazırdır.

       Kurulumuz, Sağlık Bakanlığı'ndaki ilgili birimlere 'Beyin Ölümü Olan Hasta İçin Protokol Önerisi' sunmuştur. Bu öneri kapsamında, organ aktarımı konusunu da içeren bir 'Onam(Rıza) Belgesi Taslağı' da bulunmaktadır.

       6)Bir başka sorun da, 'kaynakların adaletli dağıtılması' noktasında düğümlenmektedir.