Barışa çağırıyoruz!

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, 19 Aralık 2015 Cumartesi günü TBMM Dikmen kapısı önünde savaş ve baskı politikalarına karşı basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını dörtlü adına DİSK Genel Başkanı Kani Beko okudu. Basın açıklamasına TTB Merkez Konsey Üyesi Doç.Dr. Deniz Erdoğdu katıldı.

 

19 Aralık 2015

Barışa çağırıyoruz!

Değerli Basın Emekçileri

Ülkenin her yanından ağıtlar yükseliyor, kentler, yaşam alanları kuşatılarak çatışma ve katliamlarla, ülke adım adım savaşa sürükleniyor. Gençlerin, yoksulların kanının aktığı, analarımızın gözyaşının kurumadığı, halklarımızı geri dönülmez biçimde kaosa sürükleyen bu gelişmelere seyirci kalınamaz!

Bugün bir kez daha Meclis önündeyiz. İşçiler, kamu emekçileri, tabipler, mimarlar, mühendisler olarak bir kez daha, siyasi iktidarın ülkemizi sürüklediği “karanlığa” dikkat çekmek için buradayız. Ülkemize ve halklarımıza karşı duyduğumuz sorumluluk gereği, içinde yaşadığımız büyük “tehlike” konusunda Meclis’i uyarmak ve sorumluluklarını hatırlatmak üzere buradayız.

Değerli Arkadaşlar

Özellikle 7 Haziran seçimlerinden sonra, iktidarını korumak, yeni baskıcı/otoriter bir sistem kurmak için savaş ve çatışmalardan medet uman siyasi iktidar içeride ve dışarıda savaş konseptini tırmandırarak yükseltmeye başladı. Buna istinaden de Türkiye’de barış düşmanları, savaşa tapanlar birleşmiş durumdalar.

Şunu çok iyi biliyor ve bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz ki; Türkiye’de savaş karşıtları da birleşmediği, savaşa, çatışmalara, katliamlara, çocuk, kadın, genç ölümlerine, okul, hastane, yurt ve ilçe boşaltmalarına, bir halkın kendi ülkesinde sığınmacı yapılmasına karşı çıkmadıkça barış olmayacaktır! 10 Ekim katliamının hesabı sorulmadan, gerçek katiller açığa çıkarılmadan yeni katliamların önü alınamayacaktır.

Bugün bu nedenle buradayız! “Savaş, ölüm, acı, gözyaşı ve yıkımdır!” demek için, “İnadına barış!” demek için buradayız.

Barışın sağlanamaması demek, Saray’dan alınan icazetle, namluların çocuk, genç, yaşlı, kadınlara çevrilmeye devam etmesi, kıyım ve katliamların artırılması demektir.

Güneydoğu’da Kürt illerinde yaşananlar tüyler ürperticidir. Aylardır tanık olduklarımız vahşet boyutlarındadır. Toplam 1 milyon 300 bin kişinin yaşadığı 17 ilçede toplam 52 kez süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasakları ilan edilmiştir. Şimdi artık hesabını tutamayacağımız kadar çoğaldı sokağa çıkma yasakları. Milletvekillerinin, basının dahi delemediği bu yasaklarla, işlenen insanlık suçları gizlenmektedir. Sokağa çıkma yasakları ilan edilip üzerine operasyon yapılan, elektriksiz, susuz kalan, açlık tehlikesiyle burun buruna gelen, evleri kurşunlanan, bombalanan, keskin nişancıların hedefi olan hatta yakınlarını yitiren insanlarımızı çok daha büyük tehlikeler beklemektedir. Devlet, yaklaşık 3 bin 800 öğretmeni savaş boyutundaki operasyon öncesi hizmetiçi eğitim adı altında ilçelerden çıkarırken 40 bin öğrenciyi kaderlerine terk etmekle ve sağlık emekçilerini hastanelere hapsetmekle çok tehlikeli bir mesaj vermiştir. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere tüm kamu hizmetleri savaş düzenine göre yeniden dizayn edilmektedir.

Artık köyler değil, ilçeler, şehirler boşaltılmakta, özellikle çocuklar ve kadınlar hedef alınarak katledilmektedirler. Şimdi de toplumsal hafızanın yok edilmesi amacıyla tarihi eserler tahrip edilmekte, okullar, hastaneler, öğrenci yurtları boşaltılarak şehirler polis karakolları ve askeri karargâhlar haline getirilmektedir. Büyük bir cezaevi haline getiriliyor ülkemiz. 19 Aralık 2000 yılında cezaevlerinde yaşanan vahşet, on beş yıl sonra bugün 19 Aralık 2015’te ilçeleri ve illeri kapsayarak yaşanmaktadır.

Bölgede belediye eşbaşkanlarının tutuklanması, eğitim ve sağlık emekçilerin can güvenliklerinin ortadan kaldırılarak kamu hizmeti yapamayacakları hale getirilmeleri, sokaklara topların, tankların yerleştirilmesi, iktidarın iddia ettiği gibi sorunun sadece “hendek” olmadığını; asıl niyetlerinin Güneydoğu’dan Ortadoğu’ya uzanan büyük bir bölgenin savaş alanı haline getirmek olduğunu göstermektedir.

Hükümeti ve Meclis’i bu konuda uyarıyoruz! Gidilen yol, kan ve gözyaşlarının sel olup akacağı bir yoldur!

Bir kez daha söylüyor ve uyarıyoruz:

·         Savaş, ölüm, acı, gözyaşı ve yıkım demektir!

·         Savaş, cinayet demektir!

·         Savaş, baskı, şiddet ve sömürünün katmerlenerek artması demektir!

·         Savaş, emekçilerin ekmeğinin küçülürken zenginlerin kasalarının dolması demektir!

·         Savaş, emeğin haklarının tamamen ortadan kaldırılması demektir!

·         Savaş, demokrasi ve özgürlüklerin bitirilmesi demektir!

·         Savaş, insan haklarının, hukuk ve adaletin hiçe sayılmasıdır!

·         Savaş, çevrenin, doğanın tahrip edilmesi demektir!

·         Savaş, savaş kararı alanların çocuklarının değil, emekçi halk çocuklarının gönderildiği bir cehennem demektir!

·         Savaş sürdükçe halk konuşamayacak!

·         Savaş sürdükçe kan ve gözyaşı akmaya devam edecek!

·         Savaş sürdükçe onlar kasalarını dolduracak, halk yoksulluğa mahkum olacak!

AKAN KAN VE GÖZYAŞLARINI DURDURMANIN TEK ÇARESİ, HALKLARA KARŞI AÇILAN BU SAVAŞI DERHAL DURDURMAKTIR!

Duymayan kulaklara, görmeyen gözlere de sesleniyoruz: Bu topraklarda KİMSENİN ÖLMESİNİ İSTEMİYORUZ! Sendikalar olarak, meslek örgütleri olarak, demokratik kitle örgütleri olarak biz BARIŞIN TARAFINDAYIZ! Görevimiz, insanlarımızın öldürülmesine seyirci kalmak değil, insanları yaşatmaktır!

Bu iktidarın demokrasiye tahammülü yoktur. Yok ederek, yok sayarak, kırarak, ezerek, dökerek sorunları bitirmek, muhalefeti sindirmek istemektedir. Oysa çözümün ne olduğunu herkes biliyor. Çözüm, evrensel bir hak olan insan haklarının tanınması, temel sorunlarda demokratik çözüm için acil adımlar atılmasıdır. Çözüm, herkesin diline, kültürüne, doğasına özgürce sahip olmasıdır. Bunun bahşedilen bir lütuf değil bir ülkenin zenginliğinin açığa çıkm